
Hicrî 683 (Milâdî 1284) yılında Buhâra’nın (şimdiki Özbekistan’ın bir şehri) Sûhârî köyünde dünyaya geldi. Asıl adı Şemseddin’dir.
Kendisi Sülâle-i Tâhire (temiz sülale)’den olup seyyiddir. Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)’in soyundan gelmektedir. Bütün hayatını Buhâra’da geçirdi; dolayısıyla onun “11 Kandil (Temel Düstûr)”den “sefer der vatan”, yani asıl vatanda sefer prensibine sadık kaldığı söylenebilir. Kendisi şeriat, tarikat ve hakikati cem etmiş bir veli-i kâmildir. “Emîr” denmesi seyyid olduğu dolayısıyladır. Buhâra’nın Farsça (veya Tacikçe) lehçesinde çömlekçi mânâsına gelen “Külâl” kelimesi ise mesleğine işaret eder.
Babası, Medine’den göç eden Seyyid Hamza Efendi’dir.
Seyyid Emîr Külâl uzun boylu, çatık kaşlı, esmer tenli idi. Göğsü geniş, kolları uzunca, pehlivan yapılı, güçlü kuvvetli bir zât idi. Sakalının bazı yerlerinde beyazlar vardı. Son derece tevazu ehli ve yumuşak başlı idi; itiraz ve inat nedir bilmezdi.
Daha ana karnında iken şüpheli yiyecekler konusunda annesini uyardığı rivayet edilmiştir.
Makâmât-ı Emîr Külâl’de şöyle zikredilmiştir: Annesi şöyle anlatır:
“Emîr Külâl’e hâmile iken ne zaman şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısından kurtulamazdım. Her seferinde bu hâl başıma geldiği için bundan böyle yediğim lokmaların helâlden olmasına çok dikkat edip ihtiyatlı davrandım. Böylece durumun, karnımda taşıdığım çocuğun nûrâniliği yüzünden olduğunu ve hayırlı bir çocuğa hâmile olduğumu anladım.”
Güçlü kuvvetli bir yapıya sahip olan Emîr Külâl Hazretleri’nin gençlik yıllarında güreş sporuyla meşgul olduğu ve çok iyi güreştiği rivayet edilir.
Bir gün yine er meydanında güreşirken, onu tanıyan ve sevenlerden biri, Emîr Külâl gibi seyyid-neseb birine güreş sporuyla uğraşmayı yakıştıramayarak içinden,
“Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) soyundan gelen biri nasıl olur da böyle bir işle iştigal eder? Bu iş onun seyyidlik şerefine yakışmıyor.” diye geçirdi.
İşte o anda kendisine bir uyku hâli geldi ve oturduğu yerde uykuya daldı. Rüyasında kıyametin koptuğunu ve kendisinin bir bataklık içinde göğsüne kadar battığını gördü. O bataklıktan kurtulmak için can havliyle çırpınıyor ama çırpındıkça batıyordu. Tam ümit kestiği bir anda baktı ki, Emîr Külâl Hazretleri ona doğru geliyor ve kuvvetli kollarıyla onu bataklıktan çekip çıkarıyor. O esnada adam uyku hâlinden ayılıp kendine gelince baktı ki, meydandaki güreş bitmiş.
Güreşi bitiren Emîr Külâl, adamın olduğu yere gelip ona hitaben şöyle dedi:
“Bizim pehlivanlığımız, rüyada gördüğün gün içindir. Senin gibi batağa batmış olanları kuvvet ve himmetle biiznillah kurtarırım.”
Bunun üzerine o kimse yaptığı hatayı anladı; Emîr Külâl’den özürler dileyip Allah’a tevbe ve istiğfar ederek affını diledi.
Mutasavvıflardan bazı büyükler, halkı Hakk’a götürmek için zaman zaman onlara yakınlaşmayı sağlayacak muhtelif meslekleri icra etmişler ve bu mesleklerini de tebliğ aracı olarak kullanmışlardır. Nitekim Osmanlı döneminde Pehlivan ve Okçular tekkeleri bu maksatla kurulmuş müesseselerdi. Buralarda gençlerin bedenleri eğitilirken, diğer taraftan da onların ruh dünyaları eğitilirdi.
Emîr Külâl Hazretleri’nin şeyhi Hoca Muhammed Baba Semmâsî ile tanışması da yine er meydanında olmuştur. Emîr Külâl’in asaletini ve maneviyata yatkınlığını bilen Baba Semmâsî, yine o güreşirken er meydanının oradan geçmekteydi. Orada durup uzun müddet ayakta onu seyretti.
Yanında bulunan müridlerinden bazıları bu hâle şaşırıp şeyhlerinin böyle bir meydana gelip güreş seyretmesini yadırgamışlar, fakat şeyhlerine bir şey söylemeye cesaret edememişlerdi. Ancak Baba Semmâsî, onların şaşkınlıklarını ve bu hâli yadırgadıklarını keşif yoluyla vâkıf olmuş ve şu cevabı vermişti:
“Bu meydanda bir er var ki nice erler, o yiğidin sohbeti ve bereketiyle istikamet bulacaklar. Benim bakışım onadır. Onu avlamak ve bulunduğumuz yola bağlamak istiyorum.”
Ve uzaktan derin derin Seyyid Emîr Külâl Hazretleri’ne nazar etti (baktı). Emîr Külâl’in gözleri de Muhammed Baba Semmâsî’ye takıldı ve öylece kaldı. Bu cezbedici manevî bakış sayesinde kalbi ona tutulup değişiverdi. Emîr Külâl’in ciğerine işleyen bu nazarın ardından Baba Semmâsî müridleriyle beraber çekilip yoluna devam etti.
Emîr Külâl ise bu bakışların tesirine kendini kaptırarak şeyhinin peşinden koştu ve dergâhına varıp ellerine kapandı. Halvethanesinde kendisiyle tenhaca görüşen Baba Semmâsî ona ilk telkinini yaptı ve onu da irşad halkasına kattı.
Yirmi yıl süreyle şeyhine hizmet etti. Artık güreş ve diğer dünyevî meşguliyetler onun gözünden silinmiş, gönlü yepyeni bir dünyaya dirilmişti. Haftada iki gün olmak üzere, her pazartesi ve perşembe günü beş fersahlık (yaklaşık beş saatlik) mesafe olan Sûhârî’den Semmâs’a yaya olarak gidip Baba Semmâsî’yi ziyarete gidiyor ve istifade etmeye çalışıyordu.
Hocasının ders ve sohbetlerinde kemâle ulaştı. Büyüklerin yolunu izledi, kendi akranını geçti ve yüce makamlara, yüksek tecellîlere mazhar oldu.
Hocası Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri’nin vefatından sonra da onun yerine geçip irşad vazifesini yürüttü. Tarîkat-ı Nakşibendiyye’nin kurucusu olan ve henüz bebekken terbiyesi Muhammed Baba Semmâsî tarafından kendisine tevdi edilmiş olan Mevlânâ Muhammed Bahâeddin Şah-ı Nakşibend Hazretleri başta olmak üzere birçok velî yetiştirdi.
Seyyid Emîr Külâl Hazretleri, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetişmesi için titizlikle meşgul olup onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı.
Hatta bir gün ona dedi ki:
“Şeyhim Muhammed Baba Semmâsî’nin senin yetişmen hususundaki emirlerini yerine getirdim. Şu anda hem hâl bakımından hem de kâl bakımından yüksek derecelere eriştiniz. Sadrımda ne varsa sana aktardım. Fakat senin himmet kuşun beni geçti, daha yükseklerde uçuyor. Artık kemâl semasında dilediğin gibi uçmağa tarafımdan mezunsun.”
Diyerek icâzet verdi. Emîr Külâl Hazretleri daha sonra postuna yine onun oturmasını vasiyet etti.
Emîr Külâl Hazretleri’nin birçok kerametleri vardır. Tayyi zaman ve tayyi mekân yoluyla, şarkta ve garpta (doğuda ve batıda) birçok diyarda görüldüğü; oralardan gelen ziyaretçileri ve sevenleri tarafından anlatılmıştır.
Bir keresinde Türkistan’dan gelen bir grup insan, Buhara’ya Emîr Külâl’i ziyarete geldiler. Orada bulunan cemaat, gelen kimselere Emîr Külâl Hazretleri’ni nereden tanıdıklarını sordular. Gelenler ise şöyle cevap verdiler:
“Emîr Külâl Hazretleri çok defalar memleketimize teşrif etmiştir. Onun sohbetlerine herkes akın akın gelirdi. O, bizim memleketimizde son derece tanınan ve sevilen bir zattır. Bizler de onun talebeleriyiz.”
Bu cevabı duyan oradaki müridler hayretler içinde kaldı ve şeyhlerine olan sevgi ve muhabbetleri daha da arttı. Çünkü gayet iyi biliyorlardı ki, Emîr Külâl Hazretleri memleketinden hiç ayrılmamıştı.
Nakledilir ki, bir köyde sâlih zatlardan biri vefat edeceği sırada, cenaze namazını Emîr Külâl Hazretleri’nin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emîr Külâl Hazretleri o beldeye uzak bir yerde bulunuyordu. O sâlih zat vefat edince o beldenin eşrafı toplandılar ve ne yapmaları gerektiğini istişare ettiler.
Bazıları “Emîr Külâl’e bir an önce haberci gönderelim, durumu anlatıp davet edelim.” derken, bazıları da “Haberciye gerek yok; bu durum Allah’ın izniyle ona mâlûm olur ve teşrif eder.” dediler. Ancak yine de ona gidip haber vermek üzere iki kişi hazırlandı.
Tam yola çıkacakları sırada Emîr Külâl Hazretleri âniden karşıdan gözüktü ve köye doğru gelmeye başladı. Halk onu görünce büyük bir sevinçle karşılamaya koştular. Emîr Külâl Hazretleri geldi, vefat eden zatın cenaze namazını kıldırdı ve cemaatle birlikte kabre götürüp defnettiler.
Emîr Külâl Hazretleri’nin her sene, bulunduğu beldenin halkının farkına varmadan Kâbe’ye gidip hac ettiği rivayet edilir. Bu durum, kendisine hacda biat edip daha sonra ziyaretine gelen tilmizleri (öğrencileri) tarafından anlatılınca anlaşılmıştır.
Emîr Külâl’in dört oğlu olduğu ve bu dört oğlunun eğitimini de, yetiştirdiği dört halifesine havale ettiği rivayet edilir. Bunlar Burhâneddin, Hamza, Emîrşah ve Ömer’dir.
Bunlardan Burhâneddin’in eğitimini halifelerden Şah-ı Nakşibend; Hamza’nın eğitimini halifelerden Ârif Dikkerânî; Emîrşah’ın eğitimini Mevlânâ Yâdigâr; Ömer’in eğitimini ise Cemâleddîn Dehistânî üstlenmiştir.
Osmanlı sultanlarından Yıldırım Bayezid’in hem damadı hem de şeyhi olan, Bursa’nın manevî komutanı Emîr Sultan Hazretleri’ne akraba olan Emîr Külâl Hazretleri, Hicrî 8 Cemâziyel-evvel 772 (Milâdî 28 Kasım 1370) tarihinde, 89 (veya bazı rivayetlere göre 86) yaşında Buhara’ya 10 km mesafedeki Sûhârî’de vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.
Baba Semmâsî bir gün maiyetiyle Kasr-ı Hinduvân’dan geçerken şöyle buyurdu:
“Burada benim burnuma misilsiz bir yiğit kokusu geliyor. Yakında bu yiğit sayesinde Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân (ârifler sarayı) olsa gerektir.”
Birkaç zaman sonra köye tekrar gelen Baba Semmâsî (kuddise sırruhu) şöyle buyurdu:
“Size evvelce bahsettiğim irfan ehlinin kokusu ziyadeleşti. Galiba ol merd-i ârif dünyaya geldi.”
Bu sırada Şah-ı Nakşibend doğalı üç gün olmuştu.
Baba Semmâsî’nin bağlılarından olan Şah-ı Nakşibend’in dedesi, onu kundak içerisinde getirip Baba Semmâsî’ye takdim etti.
Muhammed Baba Semmâsî, nur saçan bu yavruya nazar edip şöyle buyurdu:
“Bu bizim oğlumuzdur; biz onu çoktan evlatlığa kabul ettik.”
Ve ihvanına hitaben şöyle dedi:
“Dünyaya gelmeden kokusunu aldığımız yiğit işte budur. Zamanın en büyük imamı ve mürşidi olacaktır.”
Bundan sonra, halifelik makamına namzet olan Seyyid Emîr Külâl’e döndü ve şöyle buyurdu:
“Bu benim oğlumdur. Onu sana emanet ediyorum. Şayet eğitimi hususunda kusur veya fütur gösterecek olursan, sana hakkımı helâl etmem.”
Emîr Külâl Hazretleri de şu şekilde cevap verdi:
“Emirleriniz başım üstüne. Şayet bu hususta ihmal gösterir, gevşek davranırsam merd değilim.”
Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Emîr Külâl Hazretleri’nin sohbetlerinde ve hizmetlerinde bulunmaya devam etti.
Fakat mânâ âleminde (Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nden) aldığı “zikr-i hafî” talimatından sonra, Emîr Külâl’in müridleri toplanıp cehrî zikire başladıklarında onların yanlarından ayrılıp dışarı çıkardı.
Bu durum diğer müridlere oldukça ağır gelirdi. Bu sebeple bazısı Şah-ı Nakşibend hakkında iyi düşünmez, onu yanlış anlarlardı.
Ancak o bunları hiç umursamaz, buna rağmen Emîr Külâl’in hizmetinde en küçük bir gevşeklik göstermez, edebinde asla kusur etmezdi.
Emîr Külâl Hazretleri ise ona olan iltifatını ve güvenini her geçen gün artırırdı.
Zamanla bu durum, müridler arasında huzursuzluğa sebep olmaya başladı.
Cehri zikir başladığında Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin kalkıp gitmesi, ihvan arasında tartışmalara yol açtı.
Müridlerin önde gelenlerinden birkaç kişi, Şah-ı Nakşibend’in cehrî zikir meclislerini terk etmesini ağır bir dille eleştirdiler.
İthamda bulunarak nihayetinde Emîr Külâl Hazretleri’ne şikâyete kadar vardılar.
Bir gün Seyyid Emîr Külâl Hazretleri’nin beş yüz kadar müridi, Suhar köyünde yapılan mescid ve imaretin inşası için toplanmıştı.
Emîr Külâl Hazretleri onlara şöyle hitap etti:
“Siz, oğlum Bahâüddin hakkında kötü bir zanna düşmüş ve onu kusurlu görmüş bulunuyorsunuz.
Bu hâliniz, Bahâüddin’i anlayamamaktan kaynaklanıyor.
Onun üzerinde Allah’ın hususî bir nazarı vardır.
Kulların hâli de işte Allah’ın bu nazarına bağlıdır.
Benim ona olan nazarım ise kendi irademle değildir.”
Emîr Külâl Hazretleri ölüm döşeğinde yatarken, müridlerine Hoca Bahâüddin Nakşibend’e bağlanmalarını vasiyet etti.
Müridler, sanki itiraz eder gibi bir tavırla:
“Fakat efendim, o size cehrî zikirde tâbi olmamıştır!”
dediler. Bunun üzerine Emîr Külâl Hazretleri şöyle buyurdu:
“Onda gördüğünüz her iş Allah’ın hükmüyledir.
Tecelliler ona Hak’tan gelmektedir.
Kendi iradesinin o işte hiçbir payı yoktur!”
Böylece bütün itirazlar tamamen sona ermiş oldu.
Seyyid Emîr Külâl Hazretleri, vefat ettiği hastalığında talebelerine şu vasiyette bulunmuştur:
“Ey kıymetli talebelerim!
İlim öğrenmekten ve Hazret-i Muhammed -aleyhisselâm-’ın yoluna tâbi olmaktan asla ayrılmayınız.
Bu, mümin için bütün saadetlerin ve nimetlerin vesilesidir.
Bunun için Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
‘İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır.’ buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)
Yani her Müslüman erkeğin ve kadının, kendisine lâzım olan dinî bilgileri öğrenmesi farzdır.
Bunlar sırasıyla şunlardır:
İman ve itikad bilgileri.
Namazla alâkalı bilgiler.
Oruçla alâkalı bilgiler.
Zengin ise zekât ve hac ile alâkalı bilgiler.
Ana-baba hakkını öğrenmek. Allah Teâlâ’nın kendisinden râzı olmasını isteyen kişi, anne-babasının rızâsını kazanır.
Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Allah Teâlâ’nın rızâsı, ana-babanın rızâsını kazanmakla elde edilir.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Birr, 3/1899)
Bu bakımdan, ana-babanın hakkını gözetmek çok mühimdir.
Sıla-i rahim, yani akrabayı ziyaret etmek ve onları görüp gözetmek.
Komşu hakkını gözetmek.
Lâzım olan alışveriş bilgilerini öğrenmek.
Helâlleri ve haramları öğrenmek.
Bunları herkesin öğrenmesi lâzımdır. Zira insanların çoğu, bilmediğinden ve bildiğiyle amel etmediğinden dolayı helâk olmuştur.
İyi biliniz ki, dünyayı ve dünyaya düşkün olanları sevmek, Allah Teâlâ’nın râzı olduğu yolda yürümenize en büyük engeldir.
Daima Allah Teâlâ’yı hatırlayıp O’nu zikrediniz.
Böylece dininizi dünyaya değişmemiş olursunuz.
Daima Allah Teâlâ’dan korkunuz.
Hiçbir ibadet, Allah korkusundan daha tesirli değildir.”
Allah Teâlâ’dan başka her şeyi bırakınız.
“Lâ ilâhe” derken, Allah’tan başka hiçbir mâbud olmadığını biliniz.
“İllâllah” derken ise, Allah Teâlâ’nın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biliniz.
Şunu iyi biliniz ki, elbiseyi temiz su arındırır.
Dili de Allah Teâlâ’yı zikretmek temizler.
Bedeninizi namaz kılmak, malınızı zekât vermek temizler.
Yolunuzu, insanların sizden râzı olması temizler.
İhlâs sahibi oluncaya kadar ihlâsı,
kurtuluşa erinceye kadar da kurtuluşu arayınız.
Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır.
Bunu iyi biliniz.
Helâl lokma yiyen insanın midesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir.
Bu havuzdan etrafa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifade edilir.
Tevbe ediniz! Tevbekâr ve edepli olmak lâzımdır.
Tevbe ediniz ki, tevbe bütün tâatlerin başıdır.
Tevbe sadece dil ile olmaz.
Tevbe; işlenen günahlara pişman olmak, bir daha o günahı işlememek
ve amel-i sâlihlerde bulunarak hatâyı telâfî etmektir.
Allah Teâlâ’dan daima korkunuz.
Günahlarınıza pişman olup o kadar ağlayın ve tevbe edin ki, gerçekten size tevbekâr denilebilsin.
Dünyada iken günahlara pişman olup kulluk vazifesini yaparak âhireti kazanmak lâzımdır. İşte, bütün işin aslı budur.
Gerçek muhabbet; Allah Teâlâ’nın rızâsını aramak ve kötü işleri terk etmek, ahde vefâ göstermek, emânete ihânet etmemek, kendi kusurlarını görüp amelleriyle övünmemek, amellerini görmemek, daima Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmaktır.
Hiçbir işe, Cenâb-ı Hakk’ın ismini anmadan (besmelesiz) başlamayınız ki, o işten dolayı âhirette utanmayasınız.
Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat ediniz!
Nerede olursanız olun, ilim öğrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayınız.
Her ne olursa olsun, karşınıza her ne güçlük çıkarsa çıksın, ilmi ve ameli asla terk etmeyiniz!
Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker vazifesini yerine getiriniz!
Dînin yasak ettiği şeylerden, dine uygun olmayan işlerden ve bid’atlerden sakınınız!
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
«Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk-çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz!..» (et-Tahrîm, 6)
Âhirette cehennem yakıtı olan bu insanlardan olmamak için çok korkup sakınınız!
Fudayl bin Iyâz şöyle anlatmıştır:
«Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdülallâm’ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen buram buram terliyordu.
–Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir? dedim.
–Bir gün bu mekânda bir günah işleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim fakat mümkün olmadı. İşte bunun ıztırâbından dolayı bu mekânı gördükçe terliyorum ve kıyâmet günü bunun mes’ûliyetinden nasıl kurtulurum diye korkuyorum! cevâbını verdi.»
Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr bi’l-mârûf vazifesini kaçırıyorsunuz! Hâlinize bir bakınız!
Bütün işlerin başı, dînin emirlerine yapışmak ve Allah Teâlâ’nın koyduğu hudutları aşmamaktır.
Akıllı kişi, kendi hâlini düşünür.
İnsanlarla arasındaki hudûda ve hukûka riâyet eder.
Bunu gözetmeyenler için verilecek cezâyı bildiren nice âyet-i kerîmeler mevcuttur.
Her zaman ve her yerde; bakarken, konuşurken, dinlerken, gelirken, yerken, içerken… Allah Teâlâ’ya ve insanlara karşı riâyet edilmesi gereken bir hudut vardır.
Fırsatı ganimet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesîle olacak şekilde yapınız!
Helâl rızık kazanmak için çalışınız!
Kâfî miktarda kazanıp israf ve cimrilikten sakınınız!
Nafakanızı kazanıp harcarken dînimizin emirlerine uygun hareket ediniz!
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuştur:
«İşlerin hayırlısı, en mûtedil ve vasat olanıdır.» (Beyhakî, Şuab, VIII, 275/5819)
Helâlinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz!
Eğer uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki ibadet ve tâat yapmak için dinlenmiş olasınız.
Fakat Allah Teâlâ’yı zikretmeden uyumayınız!
Ey talebelerim!
İnsanların maksada ve saadete kavuşmaktan mahrum olmalarının sebebi, âhiret yolunu bırakıp yalancı dünyaya sarılmalarıdır.
Âhiret saadetini isteyen kişi, doğru itikâda sahip olup bid’at ve dalâletlerden uzak durmalıdır.
Yaptığı her şeyden hesaba çekileceğini bilerek hareket etmelidir.
Ey dostlarım!
Mü’minin kendi gidişâtından habersiz olması kadar kötü bir şey yoktur.
Bu hâl, gaflet içinde olmanın delîlidir.
Başkalarının habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır.
Onların maksadı, Allah Teâlâ’nın rızâsını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır.
Allah Teâlâ, her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zât yaratır.
Böylece herkesi belâlardan, felâketlerden korur.
Ey talebelerim! Böyle olan zâta talebe olunuz! Böylece dünya ve âhiret saadetine kavuşursunuz.
Ümmet-i Muhammed’in nur saçan kandilleri olan âlimlere yakın olunuz!
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuştur:
«(Zâhirî ilimleri hazmetmiş ve bâtınını ikmâl etmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.» (Ebû Dâvûd, İlim, 1)
Sakın, ilmi ve âlimleri sevmekten uzak kalmayınız!
Zira bu, kurtuluş vesîlesidir.
Câhillerle görüşmek, insanı Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırır.
Semâ yapıyoruz diye zâhirî hareketlere takılan ve hoplayıp zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz! Onlarla oturmayınız!
Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için yolumuzun büyükleri, bu işten uzak durmuşlardır.
Hakîkî semâ yapan kişinin hâli öyledir ki, o anda bıçak çalsan, huşû ve vecdi sebebiyle bundan haberi olmaz.
Eğer böyle olursa, o kişi gerçekten semâ hâlindedir.
Ruhsatlardan uzak durup, azîmetle amel ediniz!
Ruhsatlarla amel etmek, zayıf kişilerin işidir.
Bundan daha fazla nasihat isterseniz, Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nin nasihat ve yazılarına bakınız!
Bu kadarı kifâyet eder. Akıllı olana bir işaret kâfîdir.
Hâce Emîr Külâl (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin kalpleri sürurla dolduran ve her biri hidayet kaynağı olan sözleri vardır.
Nitekim Allah dostlarının kelâmları şeytana ve nefse karşı birer hidayet kılavuzlarıdır.
Mevlânâ Hâce Emîr Külâl (Kuddise Sirruhû) hazretleri bir keresinde şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ, habibi Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Selem) Efendimiz’e tam manada tabi olanlara çok yüksek dereceler ihsan eder.
Bu kimselere doğuda ve batıda meydana gelen olayları dahi bildirebilir.”
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:
“Din, nasihattir.” (Müslim, Îmân, 95)
Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa muhteşem ikrâmı, ebedî ve mükemmel mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim; baştan sona hikmettir, öğüttür, nasihattir, ibret dolu kıssa ve bin bir hissedir.
Başta sahâbî efendilerimiz olmak üzere, bütün Hak dostları, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zamana yayılmış zirve mâhiyette, müstesnâ talebeleridir.
Altından kalkamayacağını anladığın mevzuları Allâh’a ve Rasûlü’ne havale et!
Allâh’a havale, O’nun Kitâbı’na;
Rasûlü’ne havale de O’nun Sünneti’ne müracaat etmek demektir.
“Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün;
Bu kuş hiç uçabilir mi?!
Bunun gibi;
Sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”
–Ey dostlar!
İhlâslı olunuz! Her işinizi Allah rızâsı için yaparsanız kurtulursunuz.
İhlâssız işlenen amel, üzerinde padişahın mührü olmayan para gibidir.
Üzerinde padişahın mührü bulunmayan parayı kimse almaz.
Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır.
İhlâsla yapılan az amel, Cenâb-ı Hak katında çok amel gibidir.
İhlâssız yapılan çok amelin ise Hak katında kıymeti yoktur.
Yaptığınız her ibâdeti ve işi ihlâs ile yapınız! Böylece Allah Teâlâ’ya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz.
Mert o kişidir ki önce iyice düşünür, sonra amel etmeye başlar.
Böylece sonunda, yaptığı işten utananlardan olmaz.
Dünya sevgisi ve bağlarının neminden kurtulmadığı müddetçe, vücut çömleği bir işe yaramaz.
Çömleği pişirmek için sağlam olarak fırına sürerler.
Mânevî tasarruf fırınına giren çömleklerden bazıları sağlam, bazıları da kırık çıkar.
(Yani eksikliğini gideremez, nefsânî arzularından kurtulamaz.)
Biz, kırık çıkan çömlekler hakkında da ümitvâr oluruz.
Çünkü onları hemen toz hâline getirir, başka bir çamurla karıştırıp çömlek yapar ve tekrar fırına veririz.
Sağlam çıkana dek böyle yaparız. Yani bıkıp usanmadan terbiyelerine devam ederiz.
Emîr Külâl, talebelerinden ayrılıp husûsî odasına geçti.
Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı.
Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular.
Buyurdu ki:
“Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünüyordum.
Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu:
‘Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.’
Allahü Teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti.”
Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât etti.
Câmî, Mevlânâ Abdurrahman, Nefahâtü’l-Üns, trc. Lâmi’î Çelebi, İstanbul, s. 410.
Safî, Reşahât Tercümesi, s. 65-67.
el-Kevserî, Muhammed Zâhid b. el-Hasen, İrğâmü’l-Merîd, el-Mektebetü’l-Ezheriyye, 1. Baskı, s. 44.
Muhammed Pârsâ, Muhammed Bahâüddîn Hazretleri’nin Sohbetleri, s. 36.
Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, X, 338.
Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 6.
TDV İslam Ansiklopedisi (Seyyid Emîr Külâl)
Mustafa Özşİmşekler, Altın Silsile (Seyyid Emîr Külâl, Şah-ı Nakşibend)
Cübbeli Ahmet Hoca, Silsile-i Aliyye Ricâli (Seyyid Emîr Külâl)